![]()
Çukurova yöresi tarih
boyunca doğal kaynaklarının zenginliği, sosyo-ekonomik verilerinin
çeşitliliği ve bolluğu ile daima istenilen ve yaşam yeri olarak seçilen
bir bölge olmuştur.
Çukurova, tarihin en eski
yerleşim merkezlerinden biridir. Gerek ticaret kervanlarının, gerekse
orduların geçiş yolları üzerinde olduğundan, Çukurova ve özellikle Adana
yöresi çeşitli kavimlere yurt ve zengin uygarlıklara sahne
olmuştur.
Kuzeyde yüksek platolar ve Toroslar,
güneydoğuda daha az verimli kırsal yörelerden ve Amanos Dağlarından (Güney
Toroslar) sonra Çukurova yöresi, düz ve bereketli toprakları ile Akdeniz'e
kadar uzanır.
Genişliği 40-50 km.
arasında ve uzunluğu 145, 155 km. arasında değişen bu bereketli topraklar,
tarih boyunca pekçok kavim ve devletin elde tutmayı amaçladığı bir yöre
olagelmiştir. Bu yöre Anadolu yarımadasının en verimli bölgelerinden
biridir.
Bu zengin havzadaki yaşam ve
yerleşim, yapılan arkeolojik kazılarda kanıtlandığı gibi M.Ö. 3000
yıllarına yani paleolitik devre kadar
gitmektedir.
Gerek ova ve orman ürünleri
ve gerekse madenleri ile binlerce yıl uygarlıklara kaynak olan Adana
(Çukurova) yöresinde insan yerleşim merkezleri, bugünkü konumlarına
oldukça yakın yerlerde oluşmuştur.
ADANA İSMİNİN KAYNAĞI
Adana'ya ait en eski yazılı kayıtlara ilk
defa, Anadolu yarımadasının en köklü uygarlıklarından biri olan Hititlerin
kaya kitabelerinde rastlanmaktadır.
Boğazköy metinleri olarak bilinen M.Ö.
1650 yıllara tarihlenen bir Hitit tabletinde, Adana havalisinden URU
ADANİA yani ADANA BÖLGESİ olarak bahsedilmektedir. Bu konuda sadece bu
tablet dikkate alınacak olsa bile ADANA ismi en az 3640 yıllık bir geçmişe
sahiptir.
Eski çağlarda Seyhan
nehri kıyılarının bol miktarda söğüt ağacı ile kaplı olması ve bu ağacın
Mezopotamya kavimlerince AND ağacı olarak tanınması da yöre isminin
oluşumunda etkili olduğu kanaatini
yaratmaktadır.
Yine başka bir
görüşe göre, ormanlık yörelerde yaşadığına inanılan Fırtına Tanrısı ADAD
(Teşup) adının, ormanları bol Toroslar ile Seyhan nehri bölgesinin
oluşturduğu Adana yöresine isim olarak verilmiş olduğuna
inanılmaktadır.
ADAD Hititler'in,
TEŞUP da Suriye ve Mezopotamya kavimlerinin Fırtına
Tanrısıdır.
Bu guruplar birbirlerinden
düşünce, isim ve yazı tarzlarını alıp verdikleri için bu gelişimin olması
kuvvetle muhtemeldir. Fırtına Tanrısı yağmuru, yağmurda bereketi getirdiği
için bu bölgede çok sevilen, sayılan bir Tanrı olarak yaşamış ve ona
izafeten bu bölgeye de URU ADANİA yani ADANİN bölgesi de denmiş olması
mümkündür.
Hititlerin etkisinde
kalan Fenikeliler de Tarım ve Bitki Tanrısına ADONİS adını vermiştir.
ADONİS "EFENDİ" anlamına gelmektedir. Bu yöre ile sıkı ticaret yapan ve
buradaki zengin orman ve ova ürünleri ile ticaretlerini geliştiren
Fenikeliler'in, bu yöreye ADONİS'in yeri demeleri adet haline
gelmiştir.
Sırası ile bu bölgeye
gelen her kavim, devlet ve gelişen her uygarlık kendi kültür anlayışı ve
değerleri içerisinde beldelere isim vermiş ve isimlerin anlamını
açıklamıştır. Homer'in İlyada'sında bu bölgeye Adana
denilmiştir.
Yine batıdan gelen
kavimlerce, Adana'yı kendi ilahları Uranüs'ün kurduğu ve oğulları Adanos
ve Sarosa anlatılır. Adana doğulu kavimlere göre Fırtına Tanrısı Adonis'in
yeridir.
Bütün bu inançlar çok
tanrılı eski çağlara aittir.Orta çağlarda özellikle M.S. 7. yüzyıldan
itibaren İslam ordularının bu bölgeye gelişiyle yeni anlayışlar içinde
yeni tanımlar yapılmıştır. Arap tarihçilerinden İbnül Adim, Adana isminin
de eski peygamberlerden Yasef in torunu EZENE'den geldiğini yazdığı "Halep
Tarihi" isimli eserle kanıtlamaya çalışmaktadır. Orta Doğunun peygamberler
bölgesi olduğu ve pekçok eski peygamberin bugünkü Anadolu sınırları içinde
yaşamış olduğu hatırlanırsa, bu açıklamanın nasıl geliştiğini anlamakta
kolay olur.
Daha ileriki
yüzyıllarda Karçınlı-Zade Süleyman Şükrü Bey'in "Seyahat'ül-Kübra" adlı
kitabında ise Adananın eski isminin "BATANA" olduğu ve İslamlık devrinde
"ADANA"ya çevrildiği savunulmaktadır. Hatta bunun "Fi ezeneil arz"
ayetinden esinlenerek yapıldığını da açıklamalarına eklemektedir.
DANUNA isminin M.Ö. yaşayan
kavimlerce bu bölge için kullanıldığı bilinen bir gerçektir. Bulunan
kayıtlarda da mevcuttur.
Hatta
Danunalıların yöre kurallarına ad ve paye verecek kadar kudretli oldukları
da bilinmektedir. DANUNA adının asırlar boyunca değişerek zamanla BATANA
ve daha sonra ADANA olması da çok kuvvetle
muhtemeldir.
Yöreye gelen Türkler'in, yüksek
Torosları aşıp güneye doğru sarkmaları sırasında yöreye "Çukurova" adını
vermeleri de doğanın insanlara verdiği ilhamın güzel bir örneğidir.
Toroslardan sonra adeta düz bir görünüm içinde çok tatlı bir eğimle
Akdeniz'e kadar inen bu bereketli topraklar Türkler için "ÇUKUROVA" olarak
bilinmiştir. Günümüze kadar da böyle
bilinmektedir.
Bölgenin tarihi adı olan
Kilikya ve Silisya (Cilicia) da bu bölgede bulunan zengin Kilkin yani
kireç ve yine çok bol olarak bulunan Silex yani çakmak taşı madenlerinden
dolayı verilmiştir. Bir başka ifade ile yöre, coğrafi özelliklere göre
isimlendirilmiştir.
Hatta topraklarının
bereketliliğinin verdiği ilhamla ADANA-EDENA (Cennet Yöresi) ve karlı
dağlar bu ilhamı vermektedir.
Sümerler'den
kalma "Gılgamış Destan"ından bu yana devamlı adı geçen, dikkat çeken
yörenin adı da böylece sayısız kaynaklara, sayısız olaylara bağlanarak çok
renkli bir gelişim takip etmiştir.
Osmanlılar
idaresinde Adana birçok değişik yazılışlarla kayıtlara geçmiştir.
Bunlardan birkaçı: Erde-na, Edene, Ezene ve hatta Azana olarak eski olarak
eski tahrir defterlerinde, sicil kayıtlarında ve fermanlarda yer
almıştır.
Gezici
aşiretlerin zorunlu olarak 1865'den itibaren devlet zoru ile bölgeye
yerleştirilmesi ve toprağa bağlanması sırasında Adana ismi ADANA olarak
resmi kayıtlarda yer almış ve tescil edilmiştir.
ADANA'NIN İŞGALİ VE
KURTULUŞ SAVAŞI
Büyük kayıplara sebep olan I. Dünya Savaşı, siyasi
ve ekonomik üstünlük için birbirleri ile mücadeleye girişen Avrupa
devletleri arasında ve Avrupa'da çıkmıştır.
Kısa zamanda mücadele bütün
kıtalara yayılmış ve Osmanlı İmparatorluğu da bu savaşın içine
sürüklenmiştir. Sonunda imparatorluk çökmüş, topraklan parçalanmış,
anayurt bile düşman istilası altında kalmıştır.
Beş cephede birden ve
pek çok devlete karşı savaşmak zorunda bırakılan Osmanlı Devleti, Mondros
Ateşkes Anlaşması ile imparatorluk topraklarının pek çoğunu düşmana |
bırakarak çekilmiştir. İşte bu dönemde Suriye cephesinde kalan Türk
birliği, o cephede Yıldırım orduları komutanı olarak bulunan
Mustafa
Kemal idaresinde Halep'e çekilerek, tamamen yok edilmekten
kurtarılmıştır.
Zamanın sadrazamı İzzet Paşa tarafından, o
sırada grup komutanı Liman Von Sanders'ten (Alman Komutanı) elindeki tüm
grup komuta ve koordinasyon yetkisini Mustafa Kemal Paşa'ya devretmesi
bildirilmiş ve bu devir-teslim işlerini gerçekleştirmek için 31 Ekim
1918'de Mustafa Kemal Paşa Adana'ya gelmiştir.
Liman Von Sanders
Paşa'nın "Yenildik. .. bizim için herşey bitti" sözüne karşılık, yetkiyi
teslim alan Mustafa Kemal Paşa "Savaş müttefikler için bitmiş olabilir ama
bizi ilgilendiren savaş, kendi istiklalimizin savaşı, ancak şimdi
başlıyor" karşılığını vermiştir.
İşte bu sözlerin
özetlediği ve vurguladığı mücadele yılları 1922'ye hatta politik
anlaşmaların bitimine kadar yani 1923'e kadar sürmüştür.
Mustafa Kemal
Paşa 31 Ekim 1918'de geldiği Adana'da 11 gün kalmış, etrafın ve halkın
durumunu inceleyerek bunu Genel Kurmay Başkanlığı'na bildirmiştir.
Bu
telgraflarda sadece mevcut durum değil, ileriye dönük düşünce ve uyarılar
da yer almıştır.
İskenderun'a asker çıkararak işgal
teşebbüsünde bulunulursa İngilizlere ateş açılacağını zamanın hükümet ve
başbakanına telgrafla bildiren Mustafa Kemal Paşa, aynı zamanda kendine
bağlı kumandalara da benzer bir emir vermiştir.
Tarihi açıdan bakılacak
olursa, Adana'dan verilen bu ilk emir Türk Kurtuluş Savaşı'nın ilk
emridir. Nitekim, 15 Mart 1923'te Adana'ya tekrar gelen Mustafa Kemal Paşa
bu durumu şu sözleriyle toplum ve tarih önünde kanıtlamıştır: "Bende bu
vekayiin ilk hiss-i teşebbüsü bu memlekette, bu güzel Adana'da vücut
bulmuştur."
Adana'dan İstanbul'a gönderilen telgrafların
hiçbir olumlu etkisi olmadığı gibi, kısa bir süre sonra Yıldırım Orduları
Grubu ve 7. Ordu Karargahı lağvedilmiş ve Mustafa Kemal Paşa İstanbul'a
çağrılmıştır.
Adanalılar, İstanbul Hükümetinin 23 Kasım 1918 tarihli,
Adana ve dolaylarının boşaltılmasını zorunlu kılan kararını büyük tepki
ile karşılamışlardır. Durumu protesto eden, böyle bir harekatın yaratacağı
vahim hadiseleri vurgulayan bir telgraf dönemin İçişleri Bakanına
yollanmıştır.
Kısa bir süre sonra işgal kuvvetleri Mersin
limanından Çukurova'ya girmiş, tüm kilit noktaları kontrol altına almış ve
sonra Adana'yı işgal etmişlerdir. Bu işgal sırasında Türklere ait bütün
sembol, arma, işaret ve levhalar yok edilmiş ve sistemli şekilde Türk
halkının soykırımı yoluna gidilmiştir.
Fransız işgal kuvvetleri
tarafından yine çok planlı ve katı bir şekilde uygulanan diğer bir işlem
de Adana, Çukurova ve civarı bölgelere Ermenilerin yerleştirilmesi
olmuştur. 1915 yıllarında yani I. Dünya Savaşı sırasında Anadolu'nun Doğu
yöresinde isyan edenı Türk halkını öldürüp, işkence eden ve Ruslara yardım
ederek ülke içinde 5. kol olarak çalışan Ermenilerin 1915 tarihli Tehcir
Kanunu ile Suriye'ye zorunlu göçleri
sağlanmıştır.
1918'de Adana ve Çukurova'yı
işgal eden Fransızlar kendi birlikleri içinde özellikle Ermeni askerleri
getirdikleri gibi, Suriye'den 70 bin Ermeni'yi Adana'ya, 12 binini
Dörtyol'a, 8 binini Saimbeyli'ye yerleştirmişlerdir. Hatta An-tep ve Maraş
çevresine de 50 binden fazla Ermeni getirilmiştir. Bütün bu gayretler
adeta I. Haçlı Seferi sırasında olduğu gibi yine Avrupa devletlerine bu
bölgede "ileri karakol" görevim görecek bir Ermeni Krallığının yeniden
oluşturulması içindi.
1918-1919 yıllarında Adana'da tam bir terör ve
cinayet dönemi yaşanmıştır. Bunlar arasında Abdiağa çiftliği olayları,
şehir içi cinayetleri, Taşköprü'de Türklerin çarmıha gerilişi ve
kırbaçlanarak işkence yapılması gibi olaylar toplum şuurundan ve
hatırasından çıkmayacak olaylar haline gelmiştir.
Bunca terör ve baskı
arasında Adana ve yöredeki Türkler, örgütlenerek Kilikya Milli Kuvvetler
Teşkilatını oluşturmuşlardır.
Çukurova, bölgelere
ayrılarak, her bölgeye milis kuvvetleri ve komutanı atanmış ve bölge bölge
tüm yöre bu milli direnme ve mücadele teşkilatının denetimine
girmiştir.
Şubat 1920'den itibaren milli kuvvetler düşmana karşı
zaferler kazanmaya başlamış ve her zafer daha iyi bir örgütlenme ve daha
yüksek bir moral kuvveti sağlamıştır.
1920'de
Toroslar dan Fransızlara saldın başlatılmıştır. Sonuçta 27 Mayıs 1920'de
Fransız orduları komutanı Menil, milli kuvvetler tarafından esir
alınmıştır. "Karboğazı Olayı" olarak bilinen olay, Kuvayi Milliye'nin ilk
siyasi zaferidir. Bunu takiben 28 Mayıs 1920'de Fransızlar Mersin-Adana
hattına çekilmişler ve kuzey Çukurova (Kozan ve diğer dağlık bölgeler)
tamamen kurtarılmıştır.Düzlük, ovalık yörelerde Ermeniler zulüm ve şiddeti
arttırmışlar ve sayısız cinayetleri işlemişlerdir.
10
Temmuz 1920'de Ermeniler tarafından Türklere karşı büyük bir şiddet ve
soykırım harekatına girişilmiş ve bu harekat sonucu onbinlerce Türk
Toroslar'a doğru kaçmıştır. Dört gün süren bu hareket tarihte "Kaç Kaç"
olayı olarak isimlendirilmiştir.
5 Ağustos 1920'de Mustafa
Kemal Paşa, Fevzi Bey (Çakmak) ve milletvekilleri Pozantı'ya gelmiş ve
orayı il haline getirerek Pozantı Kongresini yapmışlardır. Daha büyük
direnişe geçen Türkler çok büyük kayıplar vermişlerdir. Buna rağmen Kasım
1920 sonlarında Fransızları ağır yenilgiye uğratmayı başarmışlardır. Sonuç
olarak Fransa, TBMM hükümetini resmen tanıyarak barış yoluna
gitmiştir.
Türk-Fransız banş anlaşması, 20 Ekim
1921'de Ankara'da yapılmıştır.
Bu anlaşma gereğince 5 Ocak 1922'de
Fransızlar Çukurova'dan tamamen (getirdikleri Ermenileri de beraberinde
götürerek) çekilmişlerdir. Fransızlarla gidemeyen veya yerli olan
Ermeniler de bölgeden kaçmışlardır. Bunlardan 120 bini tekrar Suriye'ye,
30 bini Kıbrıs veya İstanbul'a gitmişlerdir.
5 ocak 1922 kurtuluşunu
kutlama amacı ile Büyük Saat ile Ulu Camii arasına çok büyük bir bayrak
çekilmiş ve daha sonra bu bayrak çekilmesi olayı il'in kurtuluş günlerinde
tekrarlanmıştır. Bayrak Adana'nın simgesi haline gelmiştir.
Adana ve
Çukurova halkı milli kuvvetlere katılarak yurdun diğer cephelerinde de
çarpışmış ve anavatanı düşmandan kurtarma mücadelesinde sonuna kadar yer
almışlardır.